Şikayetim Var!

Kadın ve Aşk

Kadın ve Aşk

Şikâyetim var, kime şekva edeyim halimi? Bazen kendimi bir kapana sıkışmış gibi hissediyorum. Suya mı söyleyeyim, yıldızlara mı anlatayım, şarkılara mı dökeyim içimi… Ben kötü hissetmiyorum, bana kendimi kötü hissettiriyorlar. İnsanların, yakınlarımın hoyratlaşması, tuhaflaşması beni kaygılandırıyor.

Acaba ben mi büyüyemiyorum?

Biz niye böyle olduk ve ne ara? Büyük bir hızla bencilleşerek bu hale geldik… Her şeyden ürkmeyi yeğledik, gün ışığında saklandık. Fırsat vermeden karşımızdakine, onu suçlamayı öğrendik.

Niye konuşamadan kavga etmekteyiz, kim öğretti bize bunları? Sorgularken kendimi de yargılarım ama gel gör ki bu da bir moda olmuş sanki uymamız gereken. En küçükten en büyüğe, birbirimize baka baka, söylene söylene, bir boşvermişlik, bir hoşnutsuzlukla yaşıyoruz galiba. En iyi, en mükemmel, en doğru bizmişiz gibi... Hiçbir olumsuzluğa dur diyemiyoruz. Çünkü sürü psikolojisi; birileri nereye, arkadakiler onu takipte. Mecbur muyuz? Asla… Oysa bir bahçenin renkleri, bitkileri gibi olmak, başka başka güzellikleri yansıtmak gerekmez mi?

Herkes ne kadar da birbirine benziyor. Farklılığa ne oldu? Bir telaş, hep bir şeylere yetişememek, şikâyetler, memnuniyetsizlikler, "olmasa da olur, boş ver" zihniyeti mi bizi pasifleştiriyor yoksa? Hoşgörüye, ahde vefaya, anılara, vaatlere, sevgilere, fedakârlıklara ne oldu? Ne oldu bize? Cevap yok... Yok mu? Yoksa cevaplayamıyor muyuz?

Bir bardak çayı, bir simidi, bir lokma peyniri paylaşmak bu kadar mı zor? İnsanlardan uzaklaşmanın mutsuzluk getirdiğinin farkına mı varamıyoruz? Lafa gelince hoş... “Paylaşınca çoğalır”, “Ne zaman istersen yanındayım”, “Konuşmak lazım”... Niye paylaşmıyorsun o halde? Neden konuşamıyoruz? Ben buna lafügüzaf diyorum.

Ağırlamalı insanları… İzaz etmeli… Sevinçlerini, sorunlarını da paylaşıp bilmeli. Yardımlaşamadığımız hiçbir şeyin değeri olmaz. "Ben" değil, "biz" olabilmektir mucize. Yaşamak çok kıymetli. Sevgisizlikle, sorumsuzlukla kaderin önüne bırakamayacağımız kadar hem de...

Benim de ellerini tutarak yürüdüğüm arkadaşlarımın bazılarını uçurumdan attığım oldu. E, hak ettiler. Sonra da çıkarmadım onları düştükleri o yerden. Hâlâ orada ve yaşantılarından memnunlar, bana göre. Çünkü değişmediler, değişemediler. Zira kendileri için yaşamaktalar. Ben mertlikten yanayım. Olgunlaşmalı, yüreğimi sakinleştirmeliyim diye düşünüyorum. Bazen üzülür, “vır vır vır” söylenirim; kırılmışsa kalbim, onu da kendim onarabilirim. Aslında sınandıkça hayat tarafından kalp de sessizleşecek, rıza gösterecektir bazı şeylere. Ama teslimiyetten bahsetmiyorum. Kendim olmak varken niye teslim olayım? Farklı olmak dururken niye sıradanlaşayım?

Birlikte olmanın, paylaşmanın keyfini çıkarırken mutluluğun benimle olacağını biliyorum.

Bu düşünce beni keyiflendirdiği gibi farklılaştırıyor da. Okuyor, dinliyor, anlamaya çalışıyorum. Hâlâ kemale ermenin yollarını arıyorum. Bulmaya çalışmanın ne çok yolu var, bilir misiniz? Ay ne çok şikâyet ettim, değil mi? Bazı zamanlar mutsuzluk sarıyor beni. Ama sizler güzelliklere, iyiliklere, mutluluklara sürgün olun e mi?..

Yorumlar (0)

La Cumparcıta

İz Bırakan Deneyimler

Tangolar

Ortalığı kavuran bir Haziran günüydü. Boşanma süreci tamamlanalı 6 ay olmuştu. Ben geçirdiğim süreçte yaşadıklarımdan ve arta kalan pürüzlerle uğraşmaktan yılmış vaziyetteydim.

Cumartesi günü, ayak işlerimi halletmek için sağa sola gidip geliyordum. Kırmızı ışığın ne zaman yandığını, frene ne ara bastığımı bilmiyorum. Bildiğim tek şey, kalbimden yükselip beynime vuran öfke dalgalarının tüm bedenime hakim olduğuydu. Sürücü koltuğunda kemer bağlı olmasa tsunami vurmuş gibi ön camdan dışarı fırlayacak kadar kızgındım.

Telefonda bal gibi akan, sakin sesiyle arkadaşım bana “Çok şey geçirdin, belki terapi almanda fayda var” diyordu. Mengeneler misali direksiyonu sıkan ellerimin bembeyaz eklemlerinden gözlerimi kaldırıp aynada yüzümle karşılaştığımda “Arkadaşın haklı, biraz sakin olman gerek” dedim.

Bakışlarım tekrar yeşile dönmeyen ışığa dikildiğinde, karşı sağımdaki binanın üzerindeki kocaman yazıyı gördüm: “Bedava Dans Dersleri - Katılmak için ne bekliyorsunuz?” Ve ışık, sanki benim o ilanı görmem için bekliyormuşçasına o anda yeşile döndü. Gaza bastığım gibi sağımdaki rampadan küçük otoparka daldım, telefondaki arkadaşıma “Terapiye şimdi başlayacağım” dedim. Telefon kapandığı esnada ben arabayı park etmiştim bile.

Kendime çeki düzen vermek için dikiz aynasına bakarken “En son dans dersi aldığımda 7 yaşındaydım” dedim. Bir bale öğretmenimiz vardı, ondan sonrası boşluk...

İkinci kattaki dans stüdyosuna girmem bir dakika sürdü. Yüksek tavandan yere kadar inen kocaman pencereleri, Hudson Nehri'nin o güzelim manzarasını içeriye taşıyordu. Mekanda beyaz gömlek, siyah pantolon giymiş, atletik hallerinden dansçı oldukları belli 3-4 kişi dolaşmaktaydı. Epey kalabalıktı stüdyo. Kadınlı erkekli gruplar kah masalar etrafında, kah resepsiyon yanında, bir kısım da arkadaki kahve barının önünde toplanmışlardı.

Herkesin dikkati o ara piste çıkan iki çifte yönlendi. Kuvvetli hoparlörlerden yükselen şahane bir tango ezgisi, biraz önce öfke krizinden zonklayan kulaklarıma doldu.

Bir keresinde teyzemin dolapta unutulmuş bir tabak kuru kadayıfın üzerine sıcak, bol ağdalı şerbet katarak kurumuş hamur işini mucizevi bir şekilde tekrar yenicek hale getirişini izlemiştim. İşte o an bende de bir şeyler çöpe gitmekten kurtulmuştu! Uğultulu konuşmalar yavaşladı ve ortadaki çiftler yavaş ve iddiasız bir şekilde dans etmeye başladılar. Cilalı koyu tahta zemin üzerinde hiç kimse yokmuşçasına yalnızca partnerlerine odaklanmış bu güzel insanlara bakarken kocaman aynaların içinde süklüm püklüm dikilen kendimi gördüm. Ne arıyordum ben burada? Hemen çıkmam gerektiğine kanaat getirdim. Ağlıyordum.

Arkamdan Rus aksanlı bir erkek sesi “Kaçmak yok” dedi. Sese doğru döndüğümü ve utangaç bir şekilde “Ben gerçekten neden geldiğimi bilmiyorum”, “Ayakkabılarım zaten müsait değil”, “Hayatımda hiç tangoya alaka da göstermedim” ve “Bir de ben yaşlandım artık, bu saatten sonra dans filan öğrenilmez, gerçekten ben gideyim” dediğimi hatırlıyorum.

Bana uzatılmış elleri ve manalı bakan gözleriyle karşımda dikilen genç adam, benden sadece 5 dakika istediğini söyledi gülümseyerek. Bu süre içerisinde gözlerimi kapatıp ellerini tutacaktım; onunla birlikte sağ, sol, ileri ve geri yapacaktık. Hepsi bu. Eğer dilersem bulunduğumuz yerde, neredeyse kapının eşiğinde bile yapabilirdik bu denemeyi. Ve sözlerini o günden sonra duymaktan asla kurtulamayacağım o meşhur cümleyle tamamladı: “Eğer yürümeyi unutmadıysan tango da yapabilirsin.”

Ve benim tango yolculuğum o gün başladı.

Arjantin tangosunun özelliklerini anlamak için okumaya başladım. Partnerlerin aralarındaki güçlü iletişime dayalı, doğaçlama ağırlıklı bir dans olduğunu öğrendim. Durmadan tango dinlemeye başladım. Özellikle bandoneón beni çok etkiliyordu.

Sonra çocukken dinlediğim Türkçe tangolar geldi aklıma. Ve öğrendim ki 1900'lü yıllarda başlayan tango akımı, Cumhuriyet'in ilanıyla birlikte bu dönemdeki modern Türkiye'nin müzikal kimliğine en hızlı uyum sağlayan türlerden biri olmuş. 1997 yılında memlekete dönerek İstanbul'da verdiği eğitimler ve kurduğu ilk tango toplulukları ile bu akımın fitilini ateşleyenlerden biri olan Metin Yazır ile 2023 senesinde New York'ta tanışmak şansına sahip oldum. Katıldığım grup dersinde kısa bir tango anımız bile vardır kendisiyle. Böylece günümüzde İstanbul; Buenos Aires'ten sonra dünyada en çok milonga düzenlenen ve uluslararası festivallere ev sahipliği yapan en önemli tango merkezi haline gelmiştir.

Buenos Aires ve İstanbul milongalarını deneyimleme zamanım geldiğine ikna olduğum 2023 yılında, iki şehirde iki muhteşem festivale katıldım. Artık ben de bir “Tanguera” idim.

Yaşamımda bir milat olan tangonun hikayesini sonlandırmadan önce, hepinizin hafızasında %100 olduğuna emin olduğum bir parçanın öyküsünü de paylaşmak istiyorum.

1916 yılında Montevideo'da 18 yaşındaki mimarlık öğrencisi Gerardo Matos Rodríguez, öğrenci karnavalı için bir marş besteler. Müzik eğitimi yoktur; melodiyi piyanoda tek parmağıyla çalarak arkadaşlarına dinletir. Besteyi paylaştığı ünlü orkestra şefi Roberto Firpo, melodiyi tango ritmiyle geliştirir ve eser ilk kez Montevideo'daki La Giralda'da çalınır. Genç besteci, paraya ihtiyacı olduğu için ileride dünya çapında ünlenecek bu eserin haklarını yalnızca 20 peso karşılığında satar.

Bir süre sonra unutulan La Cumparsita, 1924'te tangonun tanrısı kabul edilen Carlos Gardel tarafından yeni haliyle söylendiğinde şarkı bir anda dünya çapında ünlenir. Matos Rodríguez Paris'te, kendi bestesinin dünyayı dolaştığını ve kendisinin bundan hiçbir pay almadığını öğrenir. Üstelik Pascual Contursi ve Enrique Maroni'nin güfteleri izin alınmadan yazılmıştır. Haklarını geri almak için yıllar süren dava 1948'de, ölümünden kısa süre önce sonuçlanır ve telif gelirlerinin büyük bölümü bestecinin mirasçılarına bırakılır. Yarım yüzyıl sonra, 1998'de Uruguay, La Cumparsita'yı ülkenin kültürel ve popüler marşı ilan eder.

Dünya genelindeki milongalar La Cumparsita ile kapanır. Türkiye'de ise düğünlerde ilk dans müziği olarak yerleşmiştir.

Evrenin yolladığı küçük şakalardan biri olsa gerek ki kurtarıcım tango, her La Cumparsita ile bana evlenme ve boşanma yaşatıyor. Milongalarda son sinyal geldiğinde kimsenin gözü gözüme değmeden, tango ayakkabılarımı çıkarmış olarak dinliyorum şimdilik. Bir gün hazırlıksız, hiç düşünmeden, içimden geldiği gibi dans edeceğim. O gün La Cumparsita ile olan ikilem de çözülmüş olacak.

Yorumlar (0)
Bir başka İstanbul - Tarihsel dokusuyla Zeyrek

Gözlerim etrafı tarayıp bugün neleri fotoğraflıyayım diye dolaşırken. Sokaktaki satıcılar dikkatimi çekti. Onları inceledim fakat kafamdaki fotoğrafı oluşturamadım. Biraz daha dolaştım ancak bir hikaye anlatan herhangi bir an bulamamıştım. Küçükpazara doğru yürümeye başlayarak ve kafamda dönüp dolaşan fotoğraf kompozisyonlarıyla 40 tilkinin kuyruğu birbirine değmeyecek şekilde planlar yaparken, çevreden tanıdık insanlarla selamlaşıp hal hatır sonduktan sonra yoluma devam ettim.

İnsanlara bakıyordum her birinin yüz ifadesi yürümesi konuşması giderek dikkatimi çekmeye başlamıştı. Kimbilir ne hikayeleri vardır diye içimden geçirdim.Bir yerde oturup planlama yapmam gerekiyordu. Yolumun üstünde bulunan kahvelerden birinde oturdum ve bir çay söyledim. İlk yudumu aldıktan sonra solumda oturan ve fotoğrafını görmüş olduğunuz

Ali abiye selam verdim. Sigarasından derin bir nefes aldı ve -neylersin burada- diye söze başladı.

O konuşurken kendisini dinlemeye başladım hatta yerimden kalkarak masasına oturdum. Çayı bitmişti, farkettirmeden kendisine bir çay söyledim. Ana baba sevgisinden evlat saygısından bahsediyordu.

En çokta şimdiki genç nesilden şikayetçiydi. Bir an duraksadı tekrar bir sigara yaktı ve gözlerini uzaklara dikerek emekten alın terinden bahsetti. -Yetmiş yaşı devirdim birçok iş yaptım şimdide pazarlarda çalışIyorum - diyerek yeniden sigarasından bir nefes daha aldı. Bana Ahmed Arif’in “Yalnız Değiliz” şiirindeki **ilk nefesi Hızır gibi yetişir Cibalide sarılan cıgaranın …** dizesini hatırlatmıştı.

Anlattıklarında o kadar haklıydıki. Yaşamış görmüş tecrübe etmiş ve yaşamayada devam ediyor. -Kimse iş beğenmiyor- diye sözüne devam etti. O şikayet ettiği yeni nesile şöyle seslendi

- Hamsınız pişin ondan sonra tecrübe edin sonra ustalaşın sonra alınterinizin hakkını arayın, ne hak yiyin ne de hakkınızı yedirin-.

Söylediklerinde haksız mı? Bence değil…

Yorumlar (0)

Kusurlu Cevherin Taşra Günlüğü

İki Şehir Bir Kadın

İki Şehir Bir Kadın

Geleli çok olmamıştı. Yine de sabah yürüyüşlerinden dönerken uğradığı fırındaki beyefendi ile sohbet “yeni alışkanlıklar listesi” için ideal görünüyordu. O saatlerde dükkân açan sadece kahveciydi. Çayı yeni demlemiş olduğundan genelde kahve ikram etmeyi teklif ediyordu. Geçmesine izin vermiyor, kaçırmamak için resmen yolu gözlüyordu. Çünkü kim olduğunu merak ediyordu ve neden burada olduğunu… Bu kadar erken bir saatte çay içmek istemezdi ancak kahvenin üstüne karşı komşudan gelen simitler, çaysız gitmiyordu. Eve dönmeden önce içilen sade bir kahve, yürüyüş boyunca açılan zihninin cilası oluyordu. Üstüne yediği sıcak simit ise sadece karnını doyurmuyordu. Henüz ayak sesleri yokken Arnavut kaldırımlı o daracık sokağın keyfini çıkarmak iyi hissettiriyordu. Kahveci ve fırıncı ile sohbetleri de keyfinin cabasıydı. Birazdan bakkal ve diğer dükkanlar da teker teker açılacaktı. En geç kepenk açan kasabanın nalburuydu. Beş hafta olmuştu geleli. Henüz evin eksiklerini tamamlayamamıştı ama sorun edecek kadar önemli şeyler olmasa gerek, eskisi kadar önemsemiyordu eksiklikleri... Herkesin işe ya da okula gitmek için çıktığı saatlerde o eve dönmenin keyfini yaşıyordu bir kere. Bir süre daha bunun tadını çıkarabilirdi. .

“Yazdın mı yeni yazını?” diye sordu fırıncı. Blog yazdığını söylediği günden beri sıkı takipçisi olmuştu. “Yazdım. Eve vardığımda yükleyeceğim, okursunuz. Hatta yavaş yavaş kalkayım ben…” derken hesabı ödemek için elini cebine attığını fark eden fırıncı eliyle engel oldu. “Aman kızım, ne yaptın? Çaylar Ali’den simitler benden. Şahane sohbet de sendendi. Bizi borçlu çıkarırsın, yapma…” diyerek gülümsedi. “Nalbur yine açmadı. Karısı fenalaşmış yine. Hastane mastane derken adam perişan oldu valla… Sen eksikleri yazıver, ben alırım ondan gelince. Yarın sabah geçerken de alırsın benden.” dedi. Bu harika teklif için minnettar olmaması mümkün değildi. Listesi hazırdı. Cebinden çıkarttı ve adama uzattı. “Teşekkür ederim, çok makbule geçer.” dedi mahcup bir edayla. Karnı doymuştu. Günün ilk kahvesi içilmiş, sohbet edilmiş, zihni boşalmıştı. Geriye bir tek eve dönüp yazdıklarını paylaşmak kalmıştı. Sonrası, sonra…

TARTIŞILAN CEVHER: İNSAN (Mükemmel Yolculuğun Kusurlu Cevheri)

Başkaları hızlandığında geç kaldığını, sen yön değiştirdiğinde ise yanlış yola saptığını düşünüyorsan "eyvah" diyebilirsin ama bu seslenişi kimse duymaz. Çünkü hayat denen bu yolculuğun tek yolcusu sen değilsin. Sen, kendi yolunu yürüyecek olansın. Direksiyonunun başındaki de sensin, yolcu koltuğundaki de… Hatta muavin de sensin…

Kimsin sen?

İnsan...

Neydi insan?

Yeni yol, yeni hayat… Zamanla her şeyi unuttururdu yeni bir yerde uyanmak… Unutmasa da sık sık hatırlamayacağı kesindi Felsefi, biyolojik ve psikolojik açılardan bakıldığında; kendini ve evreni anlamlandırmaya çalışan tek varlıktı. Bunun için çok şeye ihtiyaç duyan ve bir sürü şeyle baş etmek durumunda kalan aciz bir varlık…

İnsan kelimesi, dil bilimsel olarak nisyan ve ünsiyet kavramlarıyla doğrudan köken bağına sahip.

Nisyan, yani unutmak; kavramsal düzeyde insanın zamanla ve kendi zihniyle olan kusurlu ilişkisini temsil eder. Sadece basit bir hafıza kaybı değil, varoluşsal bir durumdur.

Ünsiyet ise alışmak ve bağ kurmak anlamındadır; kavramsal olarak insanın yalnızlığını giderme, ötekiyle ilişki kurma ve çevreye uyum sağlama potansiyelini ifade eder.

Nisyan ve ünsiyet, yani unutuş ve bağ kurma, insanı insan yapan iki temel psikolojik ve varoluşsal mekanizmadır. İnsanın ilişkileri, bir binanın temeli ve pencereleri gibidir; biri insanı içe doğru korur, diğeri dış dünyaya açar. Nisyan, bu dünya yolculuğunda sırtımızdaki fazla yükleri bagajda unutmaktır belki de. Ünsiyet ise yol üstündeki mola yerlerinde, hiç tanımadığımız diğer yolcularla göz göze gelip sıcak bir çay içmektir.

Ne gariptir ki insan; her şeyi bilerek ama unutmayı seçerek, sonrasında da hatırlamak üzere bir dünyaya gelişi simgelerken bildiği fakat adıyla müsemma olarak unuttuğu o bilgiye daima ihtiyaç duyar. Sevgi bu yüzden vardır. Bir şeylerle baş edebilmek için sana, ihtiyacın olanın sadece sende olduğunu fısıldar. Kendinle ve diğer her şeyle baş edebilmek için de sana “kendini sev ve kendini bil!” der.

Bilmek ve sevmek… Hangisini öne koyduğunuzun bir önemi yoktur. Bilginin ve sevginin, sevmenin ve bilmenin birlikliğini yaşamalı ve hayatını buna göre inşa etmelisin. Buna da kendini sevmek ve kendini bilmekle başlamalısın. Bu sevmek peynir sevmeye, bilmek de yürümeyi bilmeye benzemez. Meselenin Arkhe’sini anlamalısın.

Neydi Arkhe?

Antik Yunan felsefesinde "başlangıç", "ilk neden" ve "ana madde" anlamına gelen; evrenin ve her şeyin kendisinden türediğine, her şeyin temelindeki tözü ifade ettiğine inanılan kavram.

muhtemel bir şeyden bahsediliyor demektir. Ve bırakın o şeye maruz kalmayı, sadece kavram olarak tanıştığımızda bile bunu bize de yaptığına şahit oluruz… Yani değişiriz. Daha doğrusu dönüşürüz.

Nedir o şeyler? Nedir o şeyler?

Eski Yunan filozofları da bu varoluş yolculuğunun ilk çıkış noktasını, yani ilk haritasını merak etmişler ve “Arkhe” için farklı maddeler öne sürmüşler.

Mesela Thales, “Arkhe sudur” demiş. Yaşamın nemli ve suya bağlı olması nedeniyle her şeyin temelinin su olduğunu savunmuş. Haksız da sayılmaz. Hele bu sıcaklarda… Ama yetmez…

Yetmemiş ki Anaksimenes, “Arkhe havadır” demiş. Nefes ve töz ilişkisiyle her şeyi açıklayabilen unsur olarak havayı savunmuş. E, o da haksız değil. Düşünsenize nefes alamadığımızı…

Sonra Anaksimandros gelmiş ve “Arkhe Apeirondur” deyivermiş. O da neymiş derseniz; sınırsız, belirsiz ve sonsuz olan ana madde… Ucu açık bir ifade. Düşün düşün, çık çıkabilirsen işin içinden.

Neyse ki Herakleitos yetişmiş imdadımıza ve “Arkhe ateştir” demiş. Biliyorsunuz ki ateş birçok disiplinde yok edici fakat sonrasında yeniden varoluş için gereken kıvılcımı da temsil eder. Yani evrendeki sürekli değişimin ve oluşun simgesidir ateş.

Gelelim asıl meseleye; bütün bunların kendini göstereceği, varlıklarını kanıtlayacağı şeye. İşte burada devreye Empedokles girer ve “Arkhe dört temel öğedir: su, hava, toprak ve ateş” der. Benim de en sevdiğimdir dört element.

Bu arada bir de Demokritos var bu konuda konuşan. “Arkhe bölünemez en küçük yapı taşı olan atomdur” dese de ben yoluma dört element ile devam ederim. Atomu parçalamayı da bilim insanlarına bırakırım.

Empedokles diğer filozofların savını birleştirerek çoklu Arkhe fikrini ortaya attığında ve "toprak, hava, su, ateş olmak üzere bunlar dört köktür" dediğinde aslında bir tohum atmış bilgi dünyasına. Geliştirdiği ‘Dört Element Kuramı’na göre; “Bu elementler yok olmaz veya yeni bir elemente dönüşmez…” diyerek de güçlendirmiş savını. Bir savunması daha var Empedokles’in benim hayranı olduğum: Ona göre elementleri bir araya getiren güç Sevgi, onları ayıran güç ise Nefret’tir…

Bana göre de sevgi en gerekli eylemdir ve nefret olağanüstü lüzumsuz bir duygu…

Bu kuram, maddelerin elementlerden oluştuğu fikrinin ilk adımıdır. Aristoteles'in element özellikleri, günümüzdeki maddenin hâlleri -yani katı, sıvı, gaz ve plazma- (ki plazmayı tam olarak çözmüş değilim) kuramın temelini oluşturur.

Gelelim beşinci elemente... Antik dönemde gökyüzünü ve yıldızları açıklamak için, adeta bir cevher niteliğinde bu bilgiyi de listeye eklemek istemişler. Aristoteles’in felsefeye kazandırdığı bu kavram; Eter, yani bilinen adıyla 'Esir'… Antik Yunan felsefesine göre yeryüzündeki dört elementin ötesinde yer alan; gökyüzünü ve ilahi alemi oluşturan beşinci element, yani 'Quinta Essentia'… Bu kavram, yeryüzü sürekli değişirken gökyüzünün, yıldızların ve gezegenlerin o mükemmel, değişmez yapısını açıklamak için kullanılmış.

Yoksa Cem Yılmaz’ın filminde söylendiği gibi, beşinci element asla bir tahta değildir. Ama şimdi düşündüm de... Tıpkı benim gibi, 'Acaba beşinci element insan olabilir mi?' diye soranlar kesin olmuştur. Çünkü insan, bu dünya için yaratılmış harika bir cevher olabilirdi. Fakat bu durumda insanın hiç değişmez, başka bir şeye dönüşmez olması gerekmez miydi? Sanırım bir şeyin 'Arkhe' olması için bu şart.

Varlık olarak insan değişkendir ve Arkhe olamaz fakat kavram olarak değişmezdir diyebiliriz. Düşünün, ilk günden beri siz de insanın değişmezliğini göreceksiniz. "Değişseydi eğer insan olmazdı" diyeceksiniz. Fazla derinlere dalmadan meseleyi burada kapatmak istiyorum. Bu konuları konuşacakların da tartışacakların da bilgiye ve sevgiye ihtiyacı olduğuna inanırım. Benim sevgim var elbet ancak yeteri kadar bilgiye sahip olduğumu iddia edemem. Şimdilik yolculuğum devam ediyor. O yüzden burada susuyorum. Aksi halde sahneyi nefrete bırakmak durumunda kalabiliriz. Nefret dediysem kavram olarak… Tartışmak gibi yani… Bilirim ki bir yerde eksik bir bilgi varsa onu tamamlamak isteyenler olacağı gibi, o bilgiyi kabul etmeyenler ve değiştirmek isteyenler de olacaktır. Ve tartışma başlayacaktır…

Neydi tartışmak?

Kavram olarak tartışmak; bir konunun günlük veya geçici detaylarını bırakıp onun temel tanımına, anlamına ve sınırlarına odaklanmaktı. Bu süreç, olayın kendisinden ziyade zihinsel ve kuramsal arka planını incelemek, kelimelerin ve fikirlerin ne anlama geldiğini çözmekle ilgilidir. Olayları veya durumları değil, onların arkasındaki soyut fikirleri ele almak üzere öze inmeyi ifade eder. Bir kelimenin veya fikrin neyi kapsayıp neyi kapsamadığını netleştirmek amacıyla sınırları çizmeye yardım eder. Bizlerin aynı kelimeden farklı anlamlar çıkarıp çıkarmadığımızı kontrol eder. Aslında insanların aynı konuda farklı konuşmasını engelleyerek anlaşmazlıkları önler. Karmaşık problemleri daha anlaşılır parçalara ayırır ve düşünceyi netleştirir. Yeni teorilerin kurulmasına zemin hazırlayarak gelişimi sağlar.

Bütün bu tariflemeye rağmen tartışmanın günlük hayattaki algısı çok farklıdır. Kavga ve çatışma, haklı çıkma yarışı, kişisel saldırı, ilişki tehdidi içerir ve resmen bir kazan-kaybet durumu yaratır.

Peki bu algıyı yıkmak için nasıl bir yöntem izlenebilir? Tartışmayı bir kavga olmaktan çıkarıp, farklı iki coğrafyayı keşfeden iki gezginin harita takasına dönüştürebiliriz. Bunun için de yol haritamızı değiştirmeliyiz.

Mesela ben öncelikle yola çıkış zihniyetimi değiştiririm. Amaç yolda haklı çıkmak değil, yolun sonundaki gerçeği bulmaktır. Kısacası mutlu olmak… Merakımı korur, yol arkadaşımı saf dışı bırakmak için değil, onun gördüğü manzarayı anlamak için dinlerim kendisini. En tehlikeli viraj ego yönetimidir. "Sen yanlış yoldasın" demek yerine, "Ben bu manzaraya şu tepeden bakıyorum" diyerek ortak bir patika ararım. Haklı çıkma dürtüsünü ve öfkeyi kontrol etmek, tartışmada tarafları en zorlayanıdır. Aman dikkat! Böylesi durumlarda benim haklıyken haksız duruma düştüğüm çok olmuştur. Derhal iletişim dilimi yeniden düzenler, ortamı yumuşatmaya çalışır ve sorularla köprü kurarım.

Sonuç olarak, tartışmayı bir savaş değil, bir keşif yolculuğu olarak görmek gerekir. Ki insanların fikir ayrılığı yaşaması bir tehdit değil, gerçeğe yaklaşmak için bir fırsattır bence. Özetlemek gerekirse gerçek bir tartışma, iki tarafın da bir yolculuktan yeni bir şey öğrenerek döndüğü tartışmadır.

Bu arada bu konuya nereden geldik, hatırlıyor musunuz? Bir tartışmayı kavgaya dönüştüren o duygudan; yani nefretten… Şimdi hemen, hızlıca konuyu toparlayıp kapatmak ve olaysız dağılalım istiyorum. Nihayetinde insanız ve dünya işlerimiz var, geç oldu…

İnsan, bu evren yolculuğunun küçük bir kopyası gibidir. Toprak, hava, su ve ateş nasıl ki dünyayı oluşturuyorsa; nisyan ve ünsiyet de insanın ruhsal elementleridir. Empedokles, elementleri bir araya getiren gücün Sevgi, onları ayıran gücün ise Nefret olduğunu söyler. İnsan da tam olarak budur: Ünsiyet kurarken, yani sevgiyle diğer ruhlara bağlanırken yoldaki o birleştirici gücü açığa çıkarır. Ancak ne zaman ki nisyan girdabına kapılır; sözlerini, değerlerini ve özünü unutur, işte o zaman elementler birbirinden ayrılır ve ruhsal bir savrulma, rotadan çıkma başlar. Belki de insan olmak; unutan yanımızla yollarda savrulmak ve sevgiyle bağ kuran yanımızla da aynı durakta yeniden bir araya gelmek arasında gidip gelen o beşinci elementin ta kendisidir. Yoksa insan, o mükemmel cevherin kusurlu bir parçası mıdır?

Yolunuz açık, sevginiz baki olsun. İyi geceler ve size hayatta iyi yolculuklar dilerim.

..............

Yazı ekranda akıp giderken “Yayınla” butonuna bastı. Beliren o tanıdık onay penceresiyle birlikte derin bir nefes aldı ve dizüstü bilgisayarının kapağını yavaşça indirdi.

Odanın içine aniden dolan kırsalın sessizliği, az önce klavyeden dökülen felsefi karmaşayı usulca sardı. Oturduğu yerde iyice gevşeyerek pencereden dışarı baktı. Alnını serin cama yaslayıp, yeşilin ve üzerini örten gökyüzünün soluk renklerine baktı. “Yine hava bozacak…” diye düşündü. Burada, geride bıraktığı o gürültülü metropolün egoları, neon ışıkları ya da haklı çıkma kavgaları yoktu. Sadece elementlerin kendi içindeki kusursuz uyumu vardı. Eksik listesi hâlâ fırıncının cebinde olsa da köy evi henüz tamamlanmamış olsa da ruhu, uzun zamandır ilk defa bu kadar tamdı.

Camdaki yansımasına bakıp fısıldadı: "Beşinci element belki de buradadır. Unutmakta ve yeniden başlamakta..."

Yorumlar (0)

Adana ve Çevresini Gezerken

Begümün Gözünden Dilinden

Begümün Gözünden

Merhaba, Adana biraz daha devam, kolay değil 2 sene yaşanmışlık var ve burası Adana her gün yeni bir şey gör, duy ve yaşa. Adana’da gezdik yedik içtik, şimdi birazda Adana dışına çıkalım, mesela Tarsus.

Ben Tarsus’u çok uzun yıllar önce bir dizi de görmüştüm restore edilmiş evler ve çok güzel bir sokak ve meydan. Tabii ki Adana’da yaşarken Tarsus’a gitmeden olmazdı, birde sosyal medya senin nerede olduğunu takip ettiğinden hemen oralar ile ilgili tüm bilgiler önüne düşüyor. Tarsus’a çok kez gittik, her gelen misafirimizi de götürmek istedik.

Tarsus da bir Amerikan koleji var bilmem bilir misiniz? 1888 yılında misyonerler tarafından St. Paul's Institute (St. Paul Enstitüsü) adıyla kurulmuş, Hristiyan inancındaki Tarsuslu Aziz Paul'ün (St. Paul) memleketi olması, bölgeyi Amerikan Protestan misyonerleri için cazibe merkezi yapmış ve Tarsus Hıristiyanlık tarihinde çok önemli bir yere sahipmiş.

Dolayısı ile Tarsus çok tarihi eserlere ev sahipliği yapmaktadır.

Tarsus’u gezmeye önce Kleopatra kapısından girerek başlarsınız ve girişte bir harita vardır size, sırasıyla ve yürüyerek gezeceğiniz rotayı bildirir, bence bu çok güzel bir çalışma.

Sonra St Paul kilisesi restore edilmiş güzel bir bahçe içinde bir kilise, yorulduysanız bahçesinde ağaçlarında altında biraz dinlenme, sonra saatli bir kulesi olan Tarsus Ulu Camii, bahçesinde oturup dinlenerek kaynar içebilirsiniz veya Tarz-ı hususi kahvenizi.

Camiden çıkıp sola dönün sizi restore edilmiş Kırk kaşık bedesteni karşılar, içinde hepsinin sahibinin kadın olduğu hediyelik eşya satan dükkanlar, bu çok hoş oluyor, sizi güler yüzle karşılayan ve size sıcak ikram eden esnaf.

Çarşıyı dolaştık şimdi gezmeye devam edelim ve eski Tarsus evleri, evlerin bazıları restore edilmiş ve Hotel olmuş diğerleri de restore edilmeye devam ediyor ama çoğunluk biraz kötü durumda umarım hepsi restore edilir ve ortaya çok güzel eski Tarsus çıkar.

Bir meydan var dizide gördüğüm orada oturup, kendinizi adeta eski Roma da hissedin.

Yürümeye devam edelim ve bir bahçe içinde St Paul kuyusu karşımıza çıkar, içeri giriş müze kart veya ücretli, suyun şifalı olduğu söylenir, bahçesi güzel ve alt zeminde bulunan eski kalıntıları cam yüzeyden görebilirsiniz.

Buradan tekrar yürüyoruz merkeze doğru ve antik Roma yolunu görüyoruz, etrafı çevrilmiş ki biz bunu bulmak için bayağı uğraştık, aslında şehrin tam ortasında kalıntılar içinde bir kısa bir yol.

Birde şehrin önemli yerlerinden biri, Makam-i Danyal Camii, burası Danyal Peygamber’in kabri yanına yapılmış bir camii, ilave bir yapı yapmak üzere yapılan kazılarda ortaya çıkan Roma dönemine ait yapılar çıkınca üzerlerine cam teras yapılarak korunmuş ve burayı gezebiliyorsunuz ve Camii de kullanılır durumda.

Şimdilik bu kadar diyelim, okuması çok uzun olmasın, çünkü Tarsus da henüz yemek konusuna girmedik, onu da bir sonra ki aya bırakalım.

Yorumlar (0)

Plastik Bilezikler

Aynı Yöne Bakanlar

Aynı Yöne Bakanlar

Küçük kız, çocuk masumiyetiyle dünyaya bakıyordu. Minik kalbi dedesinin anlattığı masallarla sevinçle çarpıyordu; onun getirdiği rengarenk plastik bilezikleri, yüzükleri takarak süsleniyor ve düdüklü horoz şekerlerinin çıkardığı sesle neşesine neşe katıyordu. Nefes borusuna kaçan leblebi tozları öksürük krizlerine yol açsa da ardından hiçbir şey olmamış gibi gülme krizlerine giriyordu. Oyun dışında başka bir düşüncesi yoktu.

Okul çağına geldiğinde ise bazı şeyleri fark etmeye başladı. Herkesin annesi ve babası okula geliyor, öğretmenleriyle görüşüyor, çocuklarını okula getirip götürüyordu. Onun yol arkadaşı ise hep dedesi oluyordu. Anne ve baba kavramları ona yabancıydı. Onları sadece yaz tatillerinde, kısa süreliğine görüyordu. Yurt dışından gönderilen hediyelerle avunuyordu küçük kalbi. Ya da izne geldiklerinde getirdikleri çikolatalar, oyuncaklar ve kıyafetler onu mutlu etmeye yetiyordu

Yıllar geçtikçe ve büyüdükçe, hediyeler eskisi kadar heyecanlandırmıyordu artık onu. Küçük kalbinde doldurulamayan boşluklar oluşmuştu. Arkadaşlarıyla paylaşımları arttıkça içinde beliren buruk bir özlem kendini hissettiriyordu. Sevgi ve güven duyguları içinde aç bir halde bekliyordu. Kıskançlık ve öfke ise çoktan doyuma ulaşmıştı… İş hayatı onu daha da olgunlaştırdı. Bilinçlendikçe "Ben kimim? Neredeyim?" diye kendini sorgulamaya başladı. Zihninde sürekli karşılaştırmalar yapıyordu ancak bunların sadece zihin oyunları olduğunu fark ediyordu. Yılmadan çözüm aradı, bir çıkış yolu bulacağına inandı. Hatalarıyla yüzleşip onlarla barışmaya, kendine şefkat göstermeye başladıkça acıları da azaldı.

İçindeki o buruk özlem, yerini derin bir uyanışa bıraktı. En derin yaraların bile günün birinde nasıl kabuk bağladığını, en büyük kırgınlıkların nasıl geride kaldığını yaşayarak görmüştü. İnsanların yüzünde yarattığı her küçük tebessüm, kendi ruhuna ektiği birer kök haline geldi. Şimdi geriye dönüp baktığında o küçük kızın gözlerinde korku değil, dingin bir kabulleniş vardı. Çünkü biliyordu; insan bazen en çok kırıldığı yerden filizlenir ve kendi kalbine sarıldıkça gerçekten güvende olurdu.

Elbette… O an, içindeki o küçük kızın ellerinden tuttu ve ruhunun derinliklerine fısıldadı: “Sen her halinle çok değerlisin ve artık tamamen güvendesin.”

Yorumlar (0)

Vapurlar, İskeleler

Sesler, Yüzler, Sokaklar

Sesler Yüzler Sokaklar

Yitirince kıymetini anlamak, özlem duymak, anlayınca ve özleyince de ulaşamamak. Şirket-i Hayriye, Türkiye Denizcilik İşletmeleri ve Şehir Hatları’na uzanan uzun bir öyküdür İstanbul’umun vapurları ve iskeleleri.

Biraz masal anlatır gibi olacak ama yaşamadığım için önce dinlediklerimi, sonra da yaşadıklarımı dile getireyim dedim. Büyüklerimin anlattığına göre, Şirket-i Hayriye, 1850 Yıllarının başlarında, Abdülmecid’in onayıyla kurulmuş ilk anonim şirket olmak özelliğini taşıyan öncü niteliğinde bir şirketmiş. Nedenlerinden biri ise, muhasebesinde çift yanlı kayıt sistemini uygulamasıymış. Değerli okurlarım, mali müşavirlik mesleğini yapan biri olarak, sizlere çift yanlı kayıt sistemini anlatmayacağım, endişe etmeyin. Şirket-i Hayriye, 1945 Yılı’nda Devlet tarafından satın alınarak, Şehir Hatları’na devredilmiş. Şu anda da Şehir Hatları olarak işletilse de, araya Türkiye Denizcilik İşletmelerinin girmişliği var.

Şirket-i Hayriye’nin misyonu neymiş peki? O zamanın İstanbul’unda, Boğaz ile İstanbul’u birbirine bağlamak. Şu andaki durumu düşününce ne kadar saçma geliyor değil mi? Düşünsenize, Sarıyer’den, Beşiktaş’a kadar boğaz kara yolunun olmadığını. Çok akıllıca bir hamle yapılmış ve denizyoluyla boğazda yaşayan halk İstanbul’un merkeziyle kucaklaşmış. O zamanlar her vapurun bir numarası varmış. Bu vapurların 48 tanesi ise yandan çarklıymış. Sezen Aksu’nun da şarkısında seslendirdiği gibi adaya giden vapurlar arasında yandan çarklılar olduğu da bir gerçekmiş.

Boğazda çalışan vapurlar, dilenci vapuru olarak adlandırılırdı. Zikzak çizerek Galata Köprüsü’nden kalkarlar, Beykoz’a üç saatte varırlardı. Bununla ilgili de halk arasında çeşitli diyaloglar oluşmuştu:

Köprüden vapura binerken ihtiyar kadın çımacıya sorar:

- “Aman oğlum, dilenci vapuru olmasın sakın?”

- “Yok hanım nine, doğru Kandilli!”

- Beykoz’daki kızını ziyârete gitmiş kadın söylenir: “Tam üç saattir derya (deniz) üzerindeyim, dilenci vapuruymuş, zengin yalılarının rıhtımlarına yanaşıp el açmadığımız kaldı!”

- Gelin kaynanasından şikâyet eder: “Hâtun dilenci vapuru. Sokağa çıktı mı, kırk kapının tokmağını çalmadan eve dönmez!”

Çocukluğumda ilk tanıştığım vapur Kanlıca’ydı. İlk seferini davetlilerle yapacak, biz de o davetlilerden biri olacaktık. Olduk da, ama hüzünlü bir birliktelik olmuştu. Çünkü kovamla küreğimi vapurda unutmuştum. Ondan sonra da ne zaman bu vapura binsem, hep kova ve küreğimi hatırlamışımdır.

Gençliğimde, vapurlar da iskeleler de İstanbul’da yaşayan halkın önemli birer varlıkları gibiydiler. Her bir vapur ve her bir iskele; ayrı hikayeler, ayrı yaşanmışlıklar barındırırdı. Özellikle sabah ve akşam seferlerini yapan vapurların müdavimleri genelde aynı kişiler olur, zaman içinde kaynaşırlar, ya sabah ya da akşam seferlerinde sohbetin dibine vururlardı. Adeta her gün o an gelsin diye bekledikleri gözlerinden okunurdu.

Bir de 1980’li yılların başına kadar lüks, 1. ve 2. Mevki diye mevki ayrımı vardı. Lüks mevki, vapurun giriş katında ve kıç tarafında olurdu. Dört sandalye ve bir masadan oluşan mobilyalarla donatılmıştı. Yer sınırlı olduğundan, aynı masaya birbirini tanımayan yolcular oturabilirdi. Bazen selamlaşanlar, bazen sohbet edenler, bazen de evliliklere kadar giden aşk yaşayanlar olurdu. İçeri baktığınız zaman, bu mevkiin maddi durumları daha iyi olan bir zümreden oluştuğunu anlardınız. Nerden mi anlaşılırdı? Lüks mevki için ayrıca para ödemelerinden. Vapur kalktıktan sonra biletçi lüks mevkiye girerek bilet keser ve paraları toplardı.

1 ile 2. Mevki arasındaki fark, oturma yerlerinden anlaşılırdı. 1. Mevkiin maroken kaplı sünger, 2. Mevkiin ise tahta oturma yerlerinden anlaşılırdı… 1980’li yılların başında tüm mevki farkları kaldırıldı. Mevkiler arasında fark olmayan tek şey, geçmişin statü sembolü olan sigaranın serbest olmasıydı. Nedense o zamanlar kimse dumandan şikayet etmezdi. Sanki normalmiş gibi davranılır, çoluk çocuk o dumana maruz kalırlardı…

Bugün geçmişten bugüne gelebilen çok az vapurumuz var. O zamanların ekspres diye adlandırılan Dolmabahçe, Fenerbahçe ve Paşabahçe vapurlarından sadece Paşabahçe ayakta ve çalışır durumda. Dolmabahçe 1994 Yılı’nda Aliağa’da sökülerek hurdaya ayrılmış, Fenerbahçe ise Rahmi Koç Müzesi’nde boy göstermektedir. Saydığım bu vapurları ismini okumadan fark etmeniz bacalarına bakmakla mümkün olurdu. Diğer vapurlardan daha büyük ve yuvarlak bacaları vardı. Hızlarından dolayı, Adalar, Yalova ve Çınarcık hatlarında çalışırlardı.

Geçmişte iz bırakan vapurların isimleri sayarsam; Suvat, Ülev, Turan Emeksiz, İhsan Kalmaz ve tabii ki Kanlıca…

Şimdilerde feribot denen arabalı vapurlarımız da İstanbul’un halen yükünü taşıyan değerlerimiz bizim. Birinci köprü yapılmadan önce, iki yakayı birbirine bağlayan iki güzergah vardı. Hususi araçlar için Kabataş-Üsküdar, otobüs ve kamyonlar için ise Sirkeci-Harem. Avrupa Yakası’nda oturup Anadolu Yakası’nda veya tam tersi güzergahta bir yere gitmek isteyenler için çile, baştan başlardı.

Vapurların güzergahları, yazımın başındaki fotoğrafta göreceğiniz gibi belirtilir, çoğu zaman acaba doğru mu diye sorgulamaya yol açardı. Çünkü insan eli sonuçta, ya görevli değiştirmediyse?

İskelelere gelince; her ne kadar ömrünü dolduran vapurlara veda ettiysek de, iskeleler aynı olmasa bile hala hizmet veriyorlar. Bunların içinde en çok kullanılan Karaköy-Kadıköy ve Karaköy-Haydarpaşa hatlarının iskeleleriydi. Sabah saatlerinden sonra bu hat Karaköy-Haydarpaşa-Kadıköy olarak akşam mesai saatlerine kadar ortak seferleri yaparlardı. Şimdilerde Haydarpaşa devre dışı ve artık hat Kadıköy-Karaköy-Eminönü olarak ring sefer yaparak çalışmakta… Haydarpaşa’nın faal olduğu zamanlarda misyonu hem farklı, hem romantik, hem de içinde acı ve tatlı bir çok anıyı barındıran bir ruh taşırdı. Tahta bavullu şaşkın insanlar, askerliğini yapmaya gelmiş olanlar, tayin olmuş yeni öğretmenler, şehirde yaşayan koşturmaya alışık İstanbul Halkı. Hepsi bir arada, ortaya karışık.

Eski Galata Köprüsü de zamanında sallana sallana dubalar üzerinde vapurlara ev sahipliği yapmıştı. Sonradan köprü artık yükünü taşıyamaz hale gelince, vapurların yanaşmalarına da izin verilmedi. Zaten bir lokantada çıkan yangın sonucunda da yaşamını tamamlamış oldu, yüreklerimizi burkup, bizi anlılarımızla yaşamaya terk ederek.

İstanbul’un daha bir çok anlatılacak iskelesi, vapurları ve bunlara tanık olan aşkları vardır eminim. Ahir ömrümüzde, yaşayamadığımız tüm güzellikleri yaşamamız, İstanbul’un yaşamayı unuttuğumuz, ya da göremediğimiz, keşfedemediğimiz her şeyini ama her şeyini yaşamamız dileklerimle…

Yorumlar (0)

Vazgeçmem

Kelimelerin Tınısı

Kelimelerin Tınısı

İstanbul’un sesi olsa, nasıl bir ses olurdu?

Benim ilk aklıma gelen martıların sesi.

İstanbul’un kokusunu içime çekiyorum. Yosun kokusu…

Dokuz yaşında bir kız çocuğu düşünün. Ankara’dan gelmiş. İlk defa denizle tanışıyor. Denize bakıyor ve içine yosun kokusunu çekiyor.

Belki de İstanbul’la aramdaki bağ tam o anda başladı.

İstanbul cömert kent. Misafirperver. Her geleni kabul edecek gibi görünür. Ama bir anda kendi kimliğini hissettirir; istemediğini savurup atar. Cesur kenttir.

Seni çok seviyorum.

İki kıtayı birbirine bağlayan Boğaz’da yürümeyi, vapur keyfini… Sıcacık simidi elimle koparıp yanında çayı yudumlamanın bende bıraktığı o yeme serüvenini seviyorum.

Bu kadar cömert olmasaydın, bu kadar zenginlik olur muydu?

Tarihin… Coğrafi konumun… Dünya üzerindeki değerin… Kurulan medeniyetler… Tanık olduğun ülkeler, insanlar, hayatlar…

Hepsi sende birikmiş.

İnsanlara had bildiren duruşunu, kabul etmediğin her şeyi silkeleyip atışını, gururlu kimliğini seviyorum.

Bana öğrettiğin her şey için teşekkür ediyorum.



Dokuz yaşımdan bu yaşıma kadar bana kucak açtın.

Ben de seni sevmekten hiç vazgeçmedim.

Sesini, kokunu, görüntünü, dokunuşunu çok seviyorum.

Ve biliyorum;

Seni sevmekten vazgeçmem.

Yorumlar (0)

Mutluluk

Zamanın Ruhu

Zamanın Ruhu

Mutluluk, mutlu hissetmek çağımızın bir dayatması mıdır? Çünkü dünyadaki, hatta evrendeki her şey sanki insanın mutluluğuna hizmet için var olmuş gibi bir yanılgı var insanoğlunda. Diğer canlılar bunun için yaşamıyor ama insan hep mutlu olmalı sanki... Oysa birçok insan kendince tarifini bile yapamayabilir mutluluğun.

Kesinlikle insan sayısı kadar mutluluk reçetesi olabilir.

Sahi hayatın hangi anları mutluluk kaynağı olabilir?



Bebeğin annesinin memesini emdiği o ilk an...

Aşağıdan, komşunun tavanını geçip gelen piyanonun o belli belirsiz nağmeleriyle rahat yatağında gözünü açman...

Ağaçların adeta bir geçit oluşturduğu yolda ilerlemek, yol almak...

Güneş bulunduğu yerden düşerken nemli sıcak kumu ayaklarının altında, deniz kokusunu ciğerlerinde hissetmen...

Yaz akşamı, elindeki kadehle kumların üzerinde şezlongdasın; denizin ortasında bir yangın gibi kızıl ay doğuyor...

Deniz kenarındasın; deniz göl gibi sakin, gökyüzünden gelen o müthiş ışık denize vurmuş ve yansıma yapıyor. Yanında bu anı paylaştığın, "Ne güzel bir an ya!" dediğin; çok sevdiğin arkadaşın, evladın, ailen, biri var...

Suları kulaçlarınla yararak ilerliyorsun, tuzlu su burnunu yakıyor, nefesini duyuyorsun; denizin içine karışmışsın...

Her yer kar örtüsüyle kaplıyken dışarıda yürüyorsun, havanın o müthiş temizliği ile nefes alıyorsun; ortalıkta kar havasının sessizliği...

Birkaç mutluluk anı olabilir mi?

Yorumlar (0)

Hazine

ce

ce

Değişik versiyonlarına illa ki bir yerlerde rastlamışsınızdır belki de yaşamışsınızdır; yaşı ilerlemiş adam alzheimer hastası eşi ile konuşmaktan, onun "eskiden" sevdiği şeyleri birlikte yapmaktan, ona zaman ayırmaktan hiç vazgeçmez. Bütün bunlara tanık olan biri "..neden" der "o seni, senin kocası olduğunu hatta adını bile hatırlamıyor ki.. bugün yaptıklarınızı da az sonra unutacak .." adam yanıtlar "Ben hatırlıyorum. Onun karım olduğunu ve onu sevdiğimi biliyorum. Yetmez mi?" Gerçek hayatta bu sürdürebilir bir şey midir bilmiyorum. Mecbur olduğunuz için değil o hatırlamasa, anlamlandıramasa da sevdiğiniz için konuşmaya, zaman ayırmaya devam edebilmek...

Bunu yapabilen, sürdürebilen o değerli insanların karşısında saygıyla eğiliyorum. Ebeveyn-evlat ilişkisinde iletişim kurmak daha da zorlaşabilir hatta gereksiz görünebilir. Evlatsınız işiniz, eşiniz, çocuklarınız, akıp giden bir hayatınız var. Onun güvende olduğu bir yer bulursunuz, sağlığını takip edersiniz, bakımını yaparsınız ya da bakım verecek birini bulursunuz. Yapılabilecek her şeyi eksiksiz yaparsınız ama adınızı bile hatırlamayan bir ebeveyn ile konuşmak için kısacık bir zamanınız bile olmaz ya da bu size acı verir ve konuşmayı bırakırsınız. Bu asla ayıplanacak ya da hor görülecek bir şey değildir. Sevdiğiniz için ya da zorunluluktan farketmez sorumluluk alıyorsanız büyük bir teşekkürü hak ediyorsunuz. Zamanınızı ne için, nasıl kullandığınız sizin tasarrufunuzdadır.

Girişi uzattım farkındayım, konuya girelim; konumuz alzheimer ya da iletişim kurmak değil. Konumuz zaman. Geçmiş zaman, gelecek zaman, acıya ilaç olan, su gibi akan ya da hiç geçmeyen zaman değil. Sizin zamanınız; nasıl harcayacağınıza ya da nasıl değerlendireceğinize sizin karar verdiğiniz zaman. Diyelim biriyle tanıştınız ve onun hayatınızın bir parçası olmasını istiyorsunuz. Neler yaparsınız? Hadi biraz geçmişe gidelim; altı ay, altı yıl, yirmi altı yıl, 46 yıl ne zaman yaşadıysanız.. Neler yaptınız? Çalışıyorsunuz, işinizden daha erken çıkmaya gayret edersiniz. Kitap okumak, bir kahve içmek için takıldığınız bir kafe onunla gittiğiniz "mekan"a dönüşür. Bir istasyon, bir durak, bir merkez bina/meydan buluşma yerinize dönüşür, yerin adını telaffuz etmenize gerek kalmaz "mekandayım" dersiniz.

Tanıştığınız semt, tarih sizin için özel anlam ifade eder. Onu daha sık daha uzun görmek için fırsat yaratırsınız, öyle ki en sevdiğiniz uğraşlarınızı bile bir süreliğine bir kenara bırakırsınız. Onun işi, uğraşları, hobileri ile ilgilenirsiniz. Birlikte yeni yerler keşfedersiniz. Bir buluşma bitmeden, diğerini planlarsınız. Hediyeler alırsınız, hayatını kolaylaştırırsınız. Başınıza gelen iyi, kötü ne olsa hemen onunla paylaşmak istersiniz. Anneniz mi hasta, eviniz mi yıkılıyor, kardeşiniz istediği bölümü mü kazandı, terfi mi ettiniz, çok komik bir fıkra mı öğrendiniz, bir arkadaşınıza şaka mı yaptınız .. ilk ona anlatmak istersiniz. Gününüz onunla başlar, onunla biter. Bütün bunları ilişkiniz devam etsin, derinleşsin diye yaparsınız ya da bunları içinizden öyle geldiği, sevdiğinizden yaptığınız için ilişkiniz devam eder, derinleşir.

Diyelim ki bir platform, kolektif, vakıf ya da kulüp kurdunuz para kazanmak ya da sosyal sorumluluk için, insanların kendini ifade edebileceği bir alan açmak için belki de bu kadar kalabalıklar ve olasılıklar içinde yine de yalnız olan insanların görülmek, duyulmak ihtiyacı için son tahlilde sebep çok önemli değil. Bu oluşumu var etmek, geliştirmek için insanlarla iletişime geçersiniz, ürün, hizmet, eser ortaya çıkarmaları için destek olur, emek verirsiniz. Bu süreçte tek bir kişi bile eskisinden daha iyi hissetse mutlu olursunuz. Örnekler çoğaltılabilir; çocuğunuzla iletişiminizi güçlendirmek, bedendeki ya da ruhtaki yarayı iyileştirmek, arkadaşınızın yazdığı kitabı okumak, alanında büyük işler başarmış bir sanatçıyı, bir meslek erbabını ziyaret etmek, unutulmadığını göstermek, onurlandırmak.. Bütün bunları sizin zamanınızdan, nasıl harcayacağınıza ya da nasıl değerlendireceğinize sizin karar verdiğiniz zamandan ayırarak yaparsınız.

İnsanlar değer görmek ve/ve ya değer verdiğini göstermek için çaba, emek, para harcarlar. Bence bir şeyi iyileştirmek, geliştirmek, büyütmek, onurlandırmak için yapılabilecek en değerli şey onun için zaman ayırmaktır. Birine verebileceğiniz en değerli hediye, onunla geçirdiğiniz zamanınızdır. Zamanınızı kimler için, nerede, nasıl kullandığınızı bi durup, düşünmenize vesile olduysam ne mutlu bana.

En değerli hazinenizi size iyi gelen, hayatınıza değer katan insanlara ve uğraşlara ayırmanız dileğiyle..

ce

Yorumlar (0)

Sızı

Münirenin Kaleminden

Münirenin Kaleminden

Evin bulunduğu sokağa girdiğimde akşam olmak üzereydi. Kaç yıl olmuştu bu şehri terk edeli. On beş, yirmi. Hatırlamıyorum. Sokak çok değişmişti. Nalbur Cemalin dükkanının yerinde şimdi bir market var. Fırın da kafe olmuş. Annem inatçı kadındır. Babamın ölümünden sonra evi müteahhitte vermedi. Bir bizim ev bir de manav Hayri’nin evi kaldı eskilerden. Alt kattaki mutfağın penceresi açık. Kızartma kokusu geliyor. Annemin karışık kızartması. Gözlerimi kapıyorum.

Babamın bağırtısı, annemin hıçkırıkları arasında kapıyı çekip çıkıyorum evden. Birkaç kıyafetimi, kitaplarımı doldurduğum valizle sokakta kalakalıyorum. Geceyi arkadaşım Belma’nın evinde geçiyorum. Babamın cenazesine gitmedim. Vasiyet etmiş, gelmesin diye. Her an bu vicdan sızısıyla yaşadım yurtdışında. Şimdi suçu zamana yükleyip kapının zilini çalıyorum...

Yorumlar (0)
Zülay'dan

Uzaktan bakınca her şey ne kadar da küçük… Öyle değil mi? İnsanlar, evler, arabalar, nesneler… Ama en önemlisi olaylar. İçindeyken ne kadar büyük görünürler. Kimi zaman karmaşık, kimi zaman telaşlı, kimi zaman kolay, kimi zaman içinden çıkılmaz derecede zor…

Kendimizi olayın akışına kaptırır, ayrıntıların içinde kaybolur, bir noktadan diğerine yetişmeye çalışırken asıl resmi göremeyiz. Oysa çözüm bazen, bütün bu karmaşanın ortasında sessizce duruyordur. Biz yalnızca ona çok yakından baktığımız için göremiyoruzdur. Bunu fark ettiğimde gökyüzündeydim.

Balondaydım. Yükseldikçe aşağıda büyüttüğümüz şeylerin nasıl silikleştiğini gördüm. Evler ufaldı, arabalar küçüldü, insanlar nokta kadar kaldı. Sokaklar, az önce içinden geçerken kocaman sandığım yollar, yukarıdan bakınca incecik çizgilere dönüştü. Ve o anda başka bir şey fark ettim: Yollar kaybolmuyordu. Sadece ben, yolun içindeyken onun tamamını göremiyordum. Hayat da biraz böyle değil midir? Bir olayın içindeyken yalnızca bulunduğumuz yeri görürüz.

Önümüzdeki engeli, yanımızdaki duvarı, yetişmemiz gereken işi, söylememiz gereken sözü… Bu bizi yorabilir. Oysa biraz geri çekildiğimizde, bütün bunların içinde bir çözüm yolu olduğunu fark ederiz. Bir tartışmayı düşünün. O an söylenen tek bir cümle dünyanın en önemli meselesi gibi gelebilir. İçimizde öfke büyür, kelimeler ağırlaşır. Hemen cevap vermek isteriz.

Birkaç saat, hatta birkaç gün sonra aynı cümleye baktığımızda çoğunlukla şunu düşünürüz: “Bunun için kendimi bu kadar üzmeye gerçekten değer miydi?” Zaman da bir çeşit mesafedir çünkü. Belki de gerçeklik, biz uzaklaştıkça yerli yerine oturuyordur.

Bu, yaşadığımız şeylerin önemsiz olduğu anlamına gelmez. Tam tersine… Olayı daha doğru ölçebilmek anlamına gelir. Uzaklaşmak kaçmak değildir. Geri çekilmek vazgeçmek değildir. Bazen geri çekilmek, daha doğru bir yerden bakabilmek için kendimize verdiğimiz küçük bir alandır. İşte bazen hayatta ihtiyacımız olan şey çözüm değil, mesafedir.

Öyleyse; Yolunuzu görebileceğiniz kadar mesafeniz, yolda kalabileceğiniz kadar sabrınız, yolunuzu güzelleştirecek kadar da yoldaşınız olsun.

Yorumlar (0)
Sevim Yücel - Paralaks

Muriel Barbery’nin “Kirpinin Zarafeti” kitabındaki Renée karakteri, Paris’te aristokratların yaşadığı bir apartmanda kapıcılık yapar. Fiziksel olarak genel kabul görmüş güzellik anlayışının oldukça dışındadır ve kendisi de bedeninden memnun bir kadın değildir. Bu durum çocukluğundan beri böyledir. Hatta ilkokula başladığında öğretmeninin ona gösterdiği merhamet, hayatında kendisini etkileyen ilk şeylerden biri olur.

Okumayı öğrendiğinde ise Renée kendisine başka bir alan açar. Görsel olarak var olamadığı dünyayı, okuyarak ve öğrenerek kurmaya başlar. Çok fazla eğitim alamaz; ilkokulu bitirdikten sonra ailesine ev işlerinde ve tarlada yardım etmesi için okuldan alınır. Fakat okumayla bir kez tanıştığı için eline geçen her şeyi okur. Kütüphaneye gider, farklı alanlardaki kitapları inceler ve zamanla kendisine edebiyatla başlayan büyük bir dünya kurar. Bu ilgi daha sonra müzik, sinema, tiyatro ve resim gibi sanatın diğer alanlarına da uzanır. Renée, dışarıdan bakıldığında sıradan bir kapıcı olsa da kendi dünyasında gerçek bir entelektüele dönüşür.

Apartmanda yaşayan bir başka karakter ise milletvekili ve bakanlık yapmış bir babanın kızı olan, henüz on iki yaşındaki “Paloma”dır. Yaşına rağmen zekâsı ve algısı son derece gelişmiştir. Çevresindeki olaylar, ailesi ve okul hayatı ona anlamsız ve yüzeysel gelir. Yaşamın anlamını sorgular, felsefeye büyük ilgi duyar ve derin bir yalnızlık yaşar. Bu nedenle o da Renée gibi görünmez olmayı seçer.

Renée ise sahip olduğu entelektüel birikimi kimseyle paylaşmaz. İnsanların dikkatini çekmemek için kendi dünyasına çekilir. İnsanlarla fazla konuşmaz, yalnızca işini yapar ve söyledikleriyle ya da yazdıklarıyla dikkat çekmemeye çalışır. Bir anlamda, tıpkı bir kirpi gibi dikenlerini kendisine bir kale yapar.

Aslında günlük hayatımızda da benzer bir durum vardır. Bir restorana gittiğimizde garsonun yüzüne çoğu zaman dikkatle bakmayız; bir araca bindiğimizde şoförün kim olduğunu merak etmeyiz. İnsanları çoğu zaman yaptıkları işle tanımlarız. Renée de toplumun gözünde yalnızca bir kapıcıdır. Oysa onun içinde, kimsenin bilmediği son derece zengin bir entelektüel dünya vardır.

Renée ile Paloma’nın yolları da bu noktada kesişmeye başlar. Bir gün Paloma, Renée’nin alışveriş filesinden düşen felsefe kitabını görür ve onun hakkında bildikleriyle gördükleri arasında bir çelişki olduğunu fark eder. Ancak asıl değişim, apartmana Japon yönetmen Kakuro Ozu’nun taşınmasıyla başlar.

Ozu, Renée ile tanıştığında onun söylediği bir cümlenin “Anna Karenina”’nın ilk cümlesi olduğunu fark eder ve cümlenin devamını getirir. Böylece Renée ilk kez, kendi dünyasına gerçekten karşılık verebilecek biriyle karşılaşır. Paloma da bu ilişkinin üçüncü parçası olur.

Yaşama farklı açılardan bakan bu üç insanın hikâyesi, kitabın en etkileyici taraflarından biridir. Çünkü “Kirpinin Zarafeti” bize insanlara yalnızca dışarıdan gördüğümüz hâlleriyle bakmamamız gerektiğini hatırlatır. Bir insanın görünüşü, yaşı ya da yaptığı iş, onun iç dünyasını anlatmaya yetmez.

Kitabı ilk elime aldığımda adı da bu yüzden dikkatimi çekmişti: "Kirpinin Zarafeti". İlk bakışta asla yan yana getiremeyeceğimiz iki kelime gibi duruyor. Oysa hayatı yalnızca siyah ve beyaz olarak görmemek, aradaki bütün tonları fark edebilmek gerekiyor. Evet, bir kirpinin de zarafeti var; hem de ilk bakışta hiç tahmin edemeyeceğimiz kadar derin bir zarafet.

“Kirpinin Zarafeti”, bize hayata başka bir açıdan bakmayı öneren bir kitap. Bazı bölümleri oldukça felsefi olsa da, insanlara ve dünyaya alışılmışın dışında bakmak isteyenler için okunmaya değer bir eser.

Kirpinin Zarafeti. Kırmızı Kedi Yayınları. 320 sayfa.

Yorumlar (0)

Anahtar

Küçük Şeylerin Hikâyesi (Hayatın gözden kaçan ayrıntılarına dair denemeler)

Küçük Şeylerin Hikâyesi

Bodrum’un sapa, dar sokaklarından birinde, iki katlı eski taş evin mutfak masasında duruyordu o anahtar. Annesinden kalma limon desenli porselen kâsenin içinde, bozuk paraların arasında. Ağırdı. Pirinçten dökülmüş, ucu pürüzlü, dişleri karmaşık bir anahtardı. Sapının üzerinde, eski anahtarlara özgü kıvrımlı bir desen vardı. İnce dalları andıran çizgiler, ortasındaki küçük oval boşluğun çevresinde birbirine dolanıyordu.

Kâse, çocukluğundan beri sanki yerinden hiç kıpırdamamıştı. Meltem, pazardan aldığı zeytin poşetlerini tezgâha koydu. Elindeki sarı bezi lavabonun kenarına astı. Günün yorgunluğu incecik omuzlarına çökmüştü. Bir kahve yapıp biraz soluklanmak istedi.

Cezveyi ocağa koydu.

İstanbul’u arkasında bırakıp doğup büyüdüğü bu eve, bu taş duvarların o soğuk ve tanıdık dilsizliğine döneli beri ilk kez bu kadar uzun bakıyordu masaya. Kendini tüketip, bütün bağlarını koparıp buraya sığındığında, bu kalın kireç kokulu odaların onu koruyacağını sanmıştı. Oysa insan nereye kaçarsa kaçsın, kırıklarını da ceketinin cebinde taşıyordu.

Kahve ağır ağır kabarırken mutfağa koyu bir koku yayıldı. Meltem’in bakışları masaya kaydı.

Kâse.

Bozuk paralar.

Ve aralarında duran anahtar.

Döndüğü o ilk hafta, evde çocukça bir inatla, sanki kaybettiği bir şeyi arar gibi bütün kilitleri denemişti bu anahtarla. Giriş kapısının ağır çelik kilidini, arka bahçeye açılan tahta sürgüyü, çatı katındaki kapağı, depodaki paslı asma kilidi…

Hiçbirine uymamıştı.

Anahtar bu evin kilitlerinin hiçbirine ait değildi; tıpkı Meltem’in de artık çocukluğunun o güvenli yuvasına, o eski huzurlu günlerine bir türlü ait olamaması gibi.

Olmadı.

Sonunda aldığı yere bıraktı..

O günden beri oradaydı.

İlk zamanlar gördükçe nereden geldiğini düşünürdü. Belki evin ilk sahiplerinden kalmıştı. Belki artık olmayan bir kapının, atılmış bir sandığın, yıllar önce değiştirilmiş bir kilidin anahtarıydı. Belki de çok daha basit bir şeydi. Birinin cebinden düşmüş, bulunmuş ve bir yerlere kaldırılmıştı.

Bir yerden başka bir yere. En sonunda şimdiki yerine. Meltem kahveyi fincana doldurup salona geçti. Köşedeki berjerin kenarına ilişti. Fincanı küçük sehpaya bıraktı. Dışarıda rüzgâr vardı. Begonvillerden kopan pembe yapraklar taşların üzerinde sürükleniyor, kurumuş melisa dalları birbirine sürtünüyordu. Bahçenin üzerine akşam yavaş yavaş iniyordu. Bodrum'un bu mevsimi, insanı durup dururken kendi içine çeken, eski hesapları açan bir havaya sahipti. O da kaçtığı her hayal kırıklığını, babasının yokluğuyla ıssızlaşan bu loş odada yeniden karşısında buluyordu.

Elindeki kahve çoktan ılınmıştı. Aklı yine mutfağa kaydı. Kâseye değil yalnızca. Anahtara. Kalktı. Elini uzatıp anahtarı aldı. Soğuktu.

Üzerindeki ince patina parmaklarına tanıdık bir metal kokusu bıraktı. Anahtarı elinde evirip çevirirken, eski eşyaların ardındaki görünmez izleri arayan insanlara özgü o durgun dikkatle yüzeyine baktı. Desenden başka hiçbir iz yoktu. Bir harf, sayı, çizik…

Hiçbir şey. İnsan, böyle bir anahtarı neden saklardı? Güz sonunun nemli havası açık duran pencereden içeri sızıyor, ahşap pervazlara sinerek odayı dolduruyordu. Bu serin ve ağır koku, ona babasının öldüğü sonbaharı hatırlattı.

Onun ceket ceplerini ve komodin çekmecelerini boşaltırken, bir sicime dizilmiş, neyi açtığı belirsiz irili ufaklı anahtarlar bulmuştu. Babası sert, az konuşan, duygularını hep kilit altında tutan bir adamdı. Belki de bu yüzden anahtarlarla arasında görünmez bir bağ vardı. O anahtarlar ne bu evin kapısını açıyordu ne de kasabadaki eski dükkânın çekmecelerini.

Yine de onları atmamıştı. Meltem o zaman bunun üzerinde durmamıştı. Hayatın koşturmacası içinde babasının sessizliklerini sorgulamaya vakit bulamamıştı çünkü. Şimdi elindeki anahtara bakarken babasının anahtarlarını düşündü., Birbirine benzemeyen, farklı zamanlardan kalmış küçük metal parçalarıydı bunlar. Bazılarının dişleri aşınmış, bazılarının sapları kararmıştı. Babası onları neden sakladığını hiç anlatmamıştı.

Belki o da hangi kapılara ait olduklarını çoktan unutmuştu. Belki de o anahtarlar artık bir yeri açtığı için değil, sadece bir zamanlar korudukları o geçmişin şahidi oldukları için kıymetliydi. Babası, kilitlerin ardındaki sırları değil, o kapılardan girip çıktığı gençliğini saklamıştı çekmecelerinde.

Meltem anahtarı avucunda biraz daha sıktı. Dışarıda rüzgâr hızını arttırmıştı. Pencereden sızan son mavi ışık, ahşap masanın üzerindeki porselen kâseye vuruyordu. Akşamın ilk gölgeleri duvardaki pürüzlü sıvanın üzerine ağır ağır yayılırken anahtarı tekrar yerine, bozuk paraların yanına bıraktı.

Kuru, tok bir metal sesi yankılandı odada. Kâsenin içindeki diğer madeni paralar hafifçe tıkırdadı, sonra mutfak yeniden o koyu sessizliğine gömüldü. Dışarıda sokak lambası sarı bir ışıkla yandı. Işık, taş evin karşı duvarına vurup pencerenin camında soluk bir leke bıraktı. Meltem bir süre daha kâsedeki anahtara baktı. Parmaklarının ucunda kalan o metalik kokuya, pürüzlü dişlere ve kararmış pirincin soğukluğuna dalıp gitti. Ait olduğu kapı çoktan yıkılmış, kilidi değişmiş ya da bir moloz yığınının altında kalmış olmalıydı. Yine de anahtar, ait olduğu şeyden daha uzun yaşamış gibi orada duruyordu. Sırf bir zamanlar bir yeri, bir anıyı kilit altında tutmuş olmanın vakur edasıyla...

Meltem uzanıp ışığı kapattı.

Anahtar da, babaevinde aradığı eski huzur da karanlıkta kaldı.

Yorumlar (0)

Arkası Yarın: L I

Görme Biçimleri

Görme Biçimleri

5. BÖLÜM: MUHAFIZIN MÜHRÜ

Kapalıçarşı’nın labirent koridorlarında, yağmurun eski tonozlarda çıkardığı uğultu yankılanıyordu. Floransa’daki iz beni buraya, kadim şehrin kalbine sürüklemişti. Koleksiyoncunun dükkânı çarşının en ücra köşesindeydi; rafları, tozlu camları ve gümüş eşyalarıyla zamanda donmuş gibiydi.

Karşımda oturan yaşlı adam, elindeki gümüş yüzüğü ışığa doğru tuttu. Fısıltıyla konuşuyordu: “...O gece kardeşler, emaneti dört duvara teslim ettiler. Beşinci duvar ise hiçbir zaman inşa edilmedi...”

Sesi, yüzyılların sırrını taşıyor gibiydi.

Uzattığı yüzükteki mühre baktım. Kendi kuyruğunu ısıran yılan, yani Ouroboros, dört eşit parçaya bölünmüştü. Zihnim bir an vapurda karşılaştığım o yabancıya gitti; görünmez mürekkeple çizilen o uçucu mühre... Bu yüzükteki mühür ondan daha sert, daha hükümrandı.

“İyi bak,” dedi koleksiyoncu, parmağıyla silikleşmiş harfleri işaret ederek. “Sigillum Custodis. Muhafızın Mührü.”

Yılan ve anahtar... Sonsuz bir döngünün içinde saklanan bir geçit. 1204 yılında, Konstantinopolis Latin istilasıyla alevler içindeyken bu topluluk şehirden neyi kaçıramamıştı? Neyi, herkesin gözü önünde ama kimsenin ulaşamayacağı bir yere saklamışlardı?

Ayasofya ya da Kariye gibi görkemli yapılar bu sır için fazla göz önündeydi. Gerçek gizem, şehrin damarlarında saklı olmalıydı.

“İnsanlar Ayasofya'yı arar. Oysa imparatorlar sırlarını Ayasofya'da değil, Bukoleon Sarayında saklardı.”

Bukoleon, Büyük Saray'ın Marmara'ya açılan kısmıydı. İmparatorların özel limanı yalnızca törenler için kullanılmıyordu; devlet arşivlerinden getirilen sandıklar da geceleri doğrudan buradan gemilere yüklenirdi. Anna Komnene, Alexiad eserinin bir bölümünde Bukoleon'dan doğrudan söz etmese de imparatorluk sarayının denize açılan özel iskelelerini ayrıntısıyla anlatıyordu. Saray yalnızca yaşanacak bir yer değildi; gerektiğinde görünmeden terk edilecek şekilde tasarlanmıştı.

Koleksiyoncu telefonumdaki fotoğrafı büyüterek devam etti:

“Yazı şeridinin sağ dikey kıvrımına bak. Bu kahverengi lekeler rastgele oluşmuş çatlaklar değil; onlar eski harflerin izleri. Birileri buradaki metni büyük bir titizlikle kazımış. Sadece 'L.I.' harflerini, yani bu 'anahtar monogramı' kasten bırakmışlar.”

Çayımdan bir yudum alırken içimi bir ürperti kapladı. Bu harfler sadece bir özdeyişin başlangıcı olamazdı. Bir kavramı değil, bir mekânı işaret ediyorlardı.

“Eğer bu bir şifreleme anahtarıysa,” diye mırıldandım, “L.I. bir sayfa numarasını, bir koordinatı ya da mühürlerin okunma sırasını belirliyor olabilir.”

İsa’nın monogramı olan Alfa ve Omega gibi; ilk ve son... Eğer Floransa’daki iki harf başlangıçsa, geri kalan üç parça dünyanın hangi karanlık köşesindeydi? Ya da daha korkutucusu, bu parçalar aslında hiç İstanbul’dan çıkmamış mıydı?

Koleksiyoncu yüzüğü kutusuna geri koyarken gözlerimin içine baktı:

“Şehir, sırrını sadece onu görmeyi bilene değil, onun içinde kaybolmayı göze alana açar.”

Dışarıda yağmur dinmek bilmiyordu. Kapalıçarşı’nın ağır demir kapıları kapanırken elimdeki tek ipucunun iki harf ve dört parçalı bir yılan olduğunu biliyordum. L.I. sadece bir başlangıç değildi; yüzyıllardır süren bir sessizliğin ilk adımıydı. Emanet parçalanmış, harita dağıtılmıştı. Şimdi birileri, bu karanlık mirası yeniden bir araya getirmem için beni bir satranç tahtasına davet ediyordu.

Kimin hamlesiydim? En önemlisi, beşinci duvar hangisiydi?

Sürecek...

Yorumlar (0)

VOM VOMITORIUM

Sanatın gücüne ve kültürün toplumsal değişimdeki rolüne inanan bir grup yazar ve sanatseverden oluşmaktadır. Topluluk üyeleri edebiyat, tiyatro, müzik, resim ve diğer sanat dallarında yeteneklerini birleştirerek insan deneyimine odaklı eserler üretmektedir. Ticari bir amacı olmayan grup, Cumhuriyet değerlerine bağlı kalarak sanatsal özgürlüğü teşvik eden bir platform sunmaktadır.

VOM VOMITORIUM, farklı etkinliklerle geniş bir kitleye ulaşmayı hedeflemektedir. Hem sanatsal üretimlerle hem de toplumsal etkileşimleriyle kültürel ve sanatsal zenginlik yaratmaya çalışan bir topluluktur.

VOMITORIUM kelimesi, ilk olarak MS 4. yüzyılda Romalı yazar Macrobius tarafından kullanılmıştır. Bu terim, seyircilerin amfitiyatrolardaki koltuklarından hızla çıkmalarını sağlayan geçitleri tanımlamak için kullanılmıştır. Aynı şekilde, VOM, sanatseverlerin sanatla buluşmasını hızlı ve etkili bir şekilde sağlayan bir geçit olmayı amaçlamaktadır.